Makaleler

“Babalar gibi satanlar”, “parayı verip düdüğü çalanlar” ya da “havaya açılan ateşe” göğsünü açanlar!

Başika ve Musul’da operasyon hazırlıklarına gözler dikilmişken, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon uçaklarının geçtiğimiz günlerde Yemen’de Husilerin atadığı İçişleri Bakanı Celal El Ravişan’ın babasının cenaze töreni hedef alması sonucu “resmi rakamlara” göre 140’ı aşkın ama bağımsız yayın organlarına göre ise 700’e yakın kişinin katledildiği haberiyle bir süredir kaynayan Yemen, Suriye’nin ardından baş gündemlerden biri haline geldi. Aslında Yemen’in iki no’lu gündeme yerleşmesi, sadece burjuva medyanın aktardığı kadarıyla oluşan kısa süreli bir “ilgi”ydi. 

Bu gündemin hızlıca “sönümlenmesinin” ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Irak başbakanına sarf ettiği sözler, Irak Başbakanı’nın verdiği cevap, ABD’nin TC ordusuna dönük yaklaşımı yeniden ilk sıralarda yerini aldı. Oysa Yemen’de yaşanan bu büyük katliamda somutlanan bir gerçek, yani Ortadoğu halklarının on yıllardır içine çekildiği savaşlar silsilesinin giderek tüm dünya halklarını daha da yakından ilgilendiren bir boyuta erişmeye doğru yol aldığı gerçekliği kendini yeniden hissettirdi.

Arap yarımadasının en yoksul ülkesi olan ve başını savaşlardan alamayan Yemen’de, 1920’li yıllardan 1947’ye dek, Yemen’in Birleşmiş Milletler’e (BM) üye olmasına kadar yaşanan iç savaş süreci, 1956’da Mısır ve Suriye’nin kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne dâhil olmasına kadar devam etmişti. 1961’de buradan ayrılan Yemen’de, Mısır ve Suudi Arabistan’ın kızıştırdığı “Kuzey ve Güney” arasında bir savaş baş göstermiş, Mısır tarafından desteklenen Kuzey Yemen’in kazandığı savaştan yenik çıkan Güney Yemen ise bu kez İngilizlere karşı ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş ve 1967’de bağımsızlığını ilan etmişti. Ancak arayışları devam eden iki Yemen, 1990’da yeniden birleşme kararı almış  ve 1993’te yapılan seçimleri Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanı ve Arap Baharı sürecinde yakından tanıdığımız diktatörlerden Ali Abdullah Salih’in kazanmıştı.

2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu sarıp sarmalayan isyanlar zincirinin etkili olduğu bölgelerden biri de Yemen olmuş, 33 yıllık diktatör Salih, başta ülkenin yaklaşık % 40 civarında nüfusunu oluşturan Şii mezhebinin Zeydiye/Zeydi kolundan olan Husiler’in çektiği ama Sünni kesimlerin de yani tüm Yemen halkının katıldığı isyan sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı. Ancak 2012’de seçimlerle başan gelen Cumhurbaşkanı Abdrabbuh Mansur El-Hadi de emperyalistler ve Suudi Arabistan’ın bölge üzerindeki politikalarının sürdürücüsü olmanın ötesine gidememiş, iktidara gelirken verdiği vaatleri yerine getirmemişti. Bunun üzerine Husiler 2014’te başkent Sanayı kuşatmış ve 4 günlük çatışmaların sonucunda burayı ele geçirmişlerdi. İstifa eden El-Hadi soluğu Suudi Arabistan’da almış, her seferinde Husilerin İran tarafından desteklendiğini ve İran’ın böylelikle Yemen’in içişlerine karıştığını iddia eden Suudi Arabistan açısından bu bir fırsata dönüştürülmeye çalışılmıştı.

Keza Suudi Arabistan; Mısır, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas ve Sudan’ı da yanına alarak Husilere karşı bir koalisyon oluşturmuş ve Yemen’e “Kararlılık Fırtınası” ismini verdiği operasyonlara başlamıştı. ABD, İngiltere, Fransa, Belçika ve TC devleti de akbabalar gibi bu çatışmaların başına dikilmiş; Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyona siyasi, lojistik ve istihbari destek sunmaya başlamışlardı. Yemen’deki çatışmalı ortamın başına akbaba gibi dikilen diğer bloku ise Suudi Arabistan’ın başını çektiği bu operasyonlara karşı çıkan İran, Rusya, Çin, Suriye ve Irak oluşturmuştu. 

Hala devam eden bu emperyalist-kapitalist bloklaşma, her seferinde bozulan anlaşmalar Suriye’deki iç savaşta da rol oynayan aynı bloklaşmadır. Yerli uşakları çıkardığımızda geriye kalan emperyalist ABD, Rusya ve Çin arasındaki bu bloklaşma Ukrayna-Rusya sınırında ve Asya ülkelerindeki kimi çatışmalı ortamlarda da kendini göstermektedir. İşin özeti ekonomik ve siyasi krizlerin sarstığı emperyalist-kapitalist sistem, dünya halklarını büyük bir savaş ortamına acımasızca sürüklemekte; ancak buna karşı isyanlarla karşılık veren dünya halklarının üzerinde hala isyan ruhu dolaşmaktadır.

Devrimci çıkışa duyulan ihtiyaç

Bu çatışmalı ortama ülkeyi freni tutmaz bir şekilde sürükleyen AKP Başikaya üs kurdu ve buradan Musul operasyonuna katılacağını duyurdu. Ülke geneli OHAL uygulamaları ile toplumsal muhalefeti, Cerablus ile başlattığı işgale karşı dilsiz ve sağır, her gün yeni bir saldırı ile hareket edemez hale getirmeye çalışan AKP politikalarına karşı var olan muhalefetin kendi önünü açma çabaları da yine yasaklamalarla, saldırılarla engellenmeye çalışılıyor. Son olarak 15 Ekim’de KESK tarafından güvencesizliğe, işsizliğe, OHAL’e karşı Ankara’da gerçekleştirmeyi planladığı miting, Ankara Valiliği tarafından yasaklandı. Bunun üzerine KESK sayılı bölgelerde bu yasaklamaları protesto etmekle sınırlı eylemlerle taleplerini duyurmaya çalıştı.

medeniHer ne kadar sendikaların, odaların, ilerici ve yurtsever güçlerin kimi çabaları olsa da esas itibariyle sınıf mücadelesinde durdukları nokta, attıkları adımların sınırlı kalmasına neden olmakta ve ciddi bir devlet saldırganlığı karşısında çaresiz kalmaktadır. işçi ve emekçilerin güvencesizliğe ve işten atılmalara karşı ciddi bir öfkesi birikmiş durumdayken ne emek hareketlerinin ne de devrimcilerin bu tıkanıklığın önünü açma konusunda yeterli olmadığı ortadadır. Süreç devrimci bir çıkışa ihtiyaç duymakta ama bunu gerçekleştirecek komünist ve devrimci öznelerin bu konudaki duruşunun yeterli olmadığı görülmektedir.

Halkımızın ihtiyacı olan bu öznelerin verimsiz, tüketen, çürüten, yozlaştıran gündemlerden sıyrılarak ülke gündemlerine odaklanmasıdır. Gezi İsyanı sırasında Amed’de yapılan kalekola karşı direnişe geçen köylüler içerisinde yer aldığı için asker tarafından katledilen Medeni Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde görülen duruşmasında savcının iddia ettiği “havaya açılan ateş sonucu öldürüldüğü” trajik komedisinde olduğu gibi, göğsünü “havaya açılan ateşe” siper edebilecek bir devrimci çıkışa duyulan ihtiyaç, yakıcıdır. Komünist ve devrimci güçlerin varlık nedeni, devrim şehitlerine ve de illa ki halka olan borcudur bu. Geçtiğimiz günlerde ölen, 2004’te hakkında çok sayıda dolandırıcılık dosyası olmasına rağmen Maliye Bakanı olan Kemal Unakıtan’ın AKP’nin özelleştirme ve yolsuzluklarını özetleyen “Babalar gibi satarım” ve “Parayı veren düdüğü çalar” politikasını sahibi sistemi yıkmak, ancak bu borcu yerine getirmekle ve faşizmin “havaya açtığı ateşe” göğsünü gererek siper kurmakla mümkündür!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu