GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Karabağ, Kürdistan ve Filistin: Sömürü, Saldırı ve İşgal Varsa DİRENİŞ DE VAR!

"Türkiye, Azerbaycan ve İsrail soykırım, işgal ve ilhak siyasetinde ortaktır. Birbirlerinden çok şey öğrenmekte ve birbirlerine her türlü yardımı yapmaktadırlar. Bu koşullar altında bu direnişlerinde birbirleriyle dayanışması ve dahası birbirlerinden öğrenmesi gerekmektedir"

İçinde bulunduğumuz coğrafya bir kez daha saldırı, işgal ve katliam girişimlerine tanık oldu. Azerbaycan diktatörlüğü “terörle mücadele” gerekçesiyle Atrsakh’a (Dağlık Karabağ) yönelik işgal saldırısı başlattı. Faşist TC, Ankara’daki devrimci eylemi gerekçe göstererek Rojava’ya yönelik sürdürdüğü saldırılarını artırdı. Filistin ulusal direnişi ise Siyonist İsrail rejimine karşı “Aksa Tufanı” adı verilen bir operasyon başlattı.

Yaşanan bu gelişmeler, işgal, çatışma ve savaşlar tesadüf değildir. İçinde yaşadığımız sınıflı toplum gerçeğiyle birebir ilintilidir. Sosyalizmde yaşanan geriye dönüşlerle birlikte işçi sınıfı ve halk iktidarlarının birer birer kapitalist emperyalist dünya sistemine dahil edilmesiyle, “tarihin sonu”nu ilan edip, nihai zafer kazandıklarını söyleyenler, gelinen aşamada ilan ettikleri zaferin sonuçlarıyla yüzleşiyorlar.

Özel mülkiyet dünyasının yarattığı eşitsizliğin yanında, bu temel üzerinden yükselen kapitalist sistemin aşırı kâr hırsı, dünyayı yok oluşa sürüklerken aynı zamanda var olan sınıfsal, ulusal, dinsel, cinsel vb. çelişkileri daha da keskinleştiriyor. Emperyalist kapitalizmin kendi doğasında olan ve sürekli olarak kendisini tekrarlayan ekonomik kriz beraberinde, emperyalistler arasında pazar ve hakimiyet mücadelesiyle birleşince, son örneğini Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde gördüğümüz gibi doğrudan askeri çatışmaya dönüştürmüş durumda. Ukrayna savaşı, Rusya emperyalizmi ile Ukrayna arasında yaşanıyor olmasına rağmen savaşın arkasında ABD-İngiliz-AB emperyalistleriyle Rusya emperyalistlerinin hegemonya mücadelesi olduğu bilinen bir gerçektir.

Emperyalist kapitalist sistemin 2008 yılında başlayan ve kronikleşen krizi, COVID pandemisiyle daha da derinleşmiş, bu ise belli başlı emperyalistler arası kamplaşmayı ve çelişkiyi daha da artırmıştır. Bu durum, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde olduğu gibi doğrudan askeri çatışmaları beraberinde getirmiştir. Emperyalistler arası artan kutuplaşma ve çelişkiden, kendi gerici çıkarları için yararlanmak isteyen gerici devletler, bu krizi kendileri açısından fırsata çevirmek için bölgesel çelişkileri kullanarak alan ve mevzi kazanmak için harekete geçmişlerdir.

Bu çelişkilerin en fazla yaşandığı alanlardan birisi ise coğrafyamızdır. Balkanlar’dan Kafkasya’ya ve Ortadoğu’ya kadar bir dizi çatışma, askeri saldırganlık ve işgal, emperyalist kapitalist sistemin içinde bulunduğu durumdan bağımsız değildir.

Emperyalist kapitalist sistemin çatışma ve savaşlarla kendini var etmesi, kriz halini bu şekilde aşmaya çalışmasının yanında, bölge gerici devletlerinin kendi çıkarları için “krizleri fırsata çevirme” yaklaşımı, bir kez daha coğrafyamızda ezilen mazlum halkların, başta askeri saldırganlık olmak üzere her türlü saldırıya maruz kalmalarına, katledilmelerine, en temel insani ve yaşam haklarından mahrum bırakılarak göç ettirilmelerine neden olmaktadır.

Coğrafyamızda son birkaç hafta içinde yaşanan çatışmalar, işgal saldırıları ve katliamlar bu sürecin ürünü olarak şekillenmektedir. Kafkaslar’da Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ı işgali, Balkanlar’da Kosova üzerinden şekillenen gerilim, TC’nin Rojava’ya yönelik askeri saldırganlığı ve son olarak Filistin’de yeniden şiddetlenen savaş, emperyalist sistemin çelişkilerinden, bu çelişkilere bağlı olarak şekillenen eşitsizliklerden, hak gasplarından ve işgallerden bağımsız değildir. Coğrafyamızda son süreçte yaşanan gelişmelerde kavranması gereken ilk halka budur.

Emperyalist kapitalist sistem var oldukça, bu sistem üzerinden kendini var eden bölge gerici devletleri iktidarlarını sürdürdükçe, işgal ve saldırılar, katliamlar ve baskılar, zorla göç ettirmeler yaşanmaya devam edecektir.

 Artsakh halkının tehciri Ermeni Soykırımı’nın devamıdır!

Rus Sosyal Emperyalizminin dağılmasından sonra kendi ulusal sınırlarını ilan eden cumhuriyetler arasında bulunan Ermenistan ve Azerbaycan, birçok kez toprak meselesi ve sınır anlaşmazlıkları nedeniyle karşı karşıya geldiler. 75 yıl gibi bir süre bir arada yaşayan bu halklar, kapitalist sistemin yeniden inşasından sonra gerek emperyalist çıkarlar ve gerekse de bölge gerici iktidarlarının çıkarları nedeniyle birbirlerine düşman edilmişlerdir. Ulusal ve dinsel çelişkiler kullanılarak, her iki halkın çıkarı olan çözümlerden ısrarla kaçınılmıştır.

Tarihsel olarak bir Ermeni yurdu olan Dağlık Karabağ (Artsakh), Azerbaycan’a bağlı olmakla birlikte SSCB’nin dağılmasıyla Özgürce Ayrılma Hakkı’nı kullanmış ve yaptığı bir referandumla Dağlık Karabağ (Artsakh) Cumhuriyeti’ni ilan etmişti. Ermenistan dahil olmak üzere hiçbir devlet tarafından tanınmayan bu cumhuriyet, Azerbaycan Aliyev diktatörlüğünün hedefinde oldu. 2020 yılında 40 gün savaşıyla kuşatılan ve sonrasında ağır bir ambargoya tabi tutulan Artsakh halkı, en temel insani haklarından mahrum bırakılarak terbiye edilmeye ve teslim alınmaya çalışıldı. Azerbaycan’ın son saldırısıyla yaklaşık yüz bine yakın kişi, tehcir yollarına düşerek Ermenistan’a sığınmak zorunda bırakıldı.

Ermeni halkı kendi öz yurdunda soykırım mı, tehcir mi ikileminde bırakıldı.

TC faşizmi ve İsrail Siyonizminin doğrudan desteğini ve emperyalist güçlerin onayını alan Azerbaycan gericiliğinin Artsakh’a yönelik işgal saldırısı, “terörle mücadele” olarak gerekçelendirilse de asıl amacın Ermenistan’ın güneyini (Sunik) işgal etmek ve Azerbaycan’la Nahcivan’ın bağlantısını sağlayan Zengezur Koridoru’nu denetim altına almak olduğu biliniyor. Böylelikle TC faşizmi ve Azerbaycan Aliyev Diktatörlüğü, yüzyıllık “Turan ülküsünü” gerçekleştirerek TC ile Azerbaycan ve Orta Asya Türki Cumhuriyetleri arasında doğrudan bir bağlantı kurmak istiyorlar.

Güncel hedef bu iken bir diğer hedef ise İran’ı uzun vadede çevreleme stratejisi olarak şekilleniyor. TC faşizmi ve özellikle İsrail Siyonizminin Azerbaycan gericiliğine yönelik başta askeri olmak üzere her türlü desteğinin arkasında bu stratejik hedef yatmaktadır.

İran molla gericiliği, bu gerçeğin farkındadır ve buna karşı da çeşitli adımlar atmaktadır. Azerbaycan’la kendi topraklarındaki ulusal sorun (Azeri) nedeniyle çelişkiler yaşayan İran, Kafkaslar’da Ermenistan’la yakın ilişkiler kurmakta, İsrail Siyonizmi’ne karşı da Filistin ulusal sorununu ustalıkla kullanmaktadır. İran gericiliği “direniş ekseni” adını verdiği stratejiyle bölgedeki çelişkileri kendi varlığının devamı için kullanmaktadır. Filistin ulusal direnişi bu anlamda İran’ın İsrail Siyonizmi’yle çelişkisinde önemli bir araç olarak ele alınmaktadır. Nitekim İran gericiliğinin başta İslami Cihad olmak üzere Hamas gibi gerici Filistinli örgütlere lojistik desteği bununla ilgilidir.

Filistin direnişi meşrudur ve savunulmalıdır!

7 Ekim sabahı, en büyük ve esas gücünü Hamas’ın oluşturduğu, İslami Cihad ve Marksist orijinli Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FKHC) gibi 14 direniş örgütü tarafından oluşturulan “Ortak Operasyon Odası” tarafından İsrail Siyonizmi’ne karşı “Aksa Tufanı Operasyonu” adı verilen bir askeri harekât başlatıldı. İşgal altındaki Filistin topraklarına yönelik başlatılan bu askeri saldırı ve sonrasında İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları bir kez daha ezilen mazlum Filistin ulusunun direniş ve mücadelesini gündeme taşıdı.

Filistin direnişinin İsrail Siyonizmine karşı bu ilk olmayan ve son olmayacak olan saldırısı, sonuçları itibariyle başta İsrail Siyonizmi olmak üzere; ırkçı İsrail’i destekleyen bölge gerici devletleri ve emperyalistler üzerinde dikkate değer bir etki yarattı.

Filistin ulusal mücadelesinin bu direnişi, Türkiye kamuoyu açısından da tartışıldı. Filistin ulusal direnişi içinde yer alan Hamas ve İslami Cihat gibi örgütlerin varlığı ve bu örgütlerin saldırı sırasında sivil asker ayrımı gözetmeyen eylemleri nedeniyle Filistin ulusal mücadelesinin meşruluğunun tartışılmasının yanında Siyonist İsrail’e destek açıklamaları dahi yapıldı.

Filistin ulusunun İsrail Siyonizmi’ne karşı mücadelesini desteklemek, bu mücadele içinde gerici olanı ve yanlış askeri pratikleri desteklemek değildir. Hamas’ın varlığını ve bu örgütün sivil asker ayrımı yapmadan gerçekleştirdiği eylemleri bahane ederek, Filistin direnişinin karşısında yer alıp Siyonist İsrail’i desteklemek örneğin Kemalistlerin Şeyh Said İsyanı’nı kanla bastırırken gericiliği, şeriatçılığı ve İngiliz parmağını propaganda edenlere benzemektedir.

Filistinlerin yıllardır maruz kaldıkları ırkçı Siyonist zulme karşı isyan edip mücadele etme hakları meşrudur ve savunulmalıdır. Filistin ulusal hareketi içinde başta İslami Cihad, Hamas olmak üzere İslamcı ideolojiyle şekillenen örgütlerin sivil yerleşimci denilen aslında İsrail Siyonizmi’ni yayılmacı ve işgalci politikasının bir sonucu olarak Filistin topraklarına yerleştirilen para-militer unsurlara karşı eylemleri de anlaşılırdır. Ancak anlaşılmayan ve kabul edilemez olan doğrudan sivillerin katledilmesi ve özellikle kadınlara yönelik saldırılardır. Elbette bu gerici pratikler eleştirilmeli ve mahkum edilmelidir. Ancak bu hatalı pratikler nedeniyle son derece haklı ve meşru olan Filistin ulusal mücadelesi mahkûm edilmeye, Siyonist İsrail devletinin varlığı ve uyguladığı şiddet, işgal ve ilhak haklı gösterilemeye çalışılmamalıdır. Bu konuda orta bir yol yoktur. Ya ezen ulusun tarafındasınızdır ya da ezilen ulusun. Ezilen ulusun mücadelesindeki geri yanlar, ezilenlerin kör şiddetinin ürünü olan pratikler elbette mahkum edilmeli ve gerçek kurtuluşun iki halkın ortak ve birleşik devriminde olduğu propaganda edilmelidir.

Unutmamak gerekir ki, Filistin direnişi ne sadece İslami Cihad’tan ne de Hamas’tan ibarettir. Bu İslamcı örgütler var olmadan önce de Filistin direnişi vardı ve Filistin ulusu ezilmeye, katledilmeye ve topraklarından göç ettirilmeye devam ettikçe var olmaya devam edecektir.

Her iki halkın ortak bir şekilde yaşaması mümkün olmakla birlikte Filistin ulusunun kendi devletine sahip olma hakkına, ulusal değerlerine, dini inançlarına ve sınırlarına saygı gösterilmeli ve var olma hakkı tanınmalıdır. Bu hak son olarak emperyalist merkezlerle, gerici Arap diktatörlükleri ve İsrail Siyonizmi arasındaki “normalleşme” denilen politik manevralara savunulamaz.

Sorunun çözümü, İsrail devletinin tümden ortadan kaldırılmasıyla olmayacağı da açıktır. Temel sorun İsrail Siyonizmi’dir. Bu devletin ırkçı, şeriatçı yönetimidir. Bu Siyonist iktidar, emperyalistler tarafından bölge coğrafyasına dayatılmış ve var edilmiştir. İsrail Siyonizmi var olduğu müddetçe de bölgeye barış gelmeyecektir. Her iki ulus ve ortak bir vatanda ve yeni demokratik bir iktidar altında yaşayabilir. Bu mümkündür. Çözüm İsrail ve Filistin halkının ortak mücadelesinden geçmektedir. Öte yandan Filistin ulusunun “geriye dönüş” koşulları sağlanmadan ve sınırlarına saygı gösterilmeden bir çözüm olmayacaktır.

TC’nin Rojava’ya saldırısı çaresizliğinin ürünüdür!

Öte yandan TC faşizminin ve özellikle siyasal İslamcı AKP’nin Filistin direnişine yönelik tutumu tam bir ikiyüzlüdür. TC faşizmimin İsrail Siyonizmi ile başta askeri olmak üzere, sürekli artan orandaki ekonomik ve ticari ilişkileri bilinmektedir.

TC faşizmi ve İsrail Siyonizmi varlık gerekçeleriyle bölge halklarına düşmandırlar. Nitekim TC faşizminin tıpkı İsrail Siyonizmi’ni Filistin ulusuna yaptığı gibi, Kürt ulusuna uyguladığı zulüm ve baskı politikası, katliamlar bilinmektedir. On yıllardır Türkiye Kürdistanı’nda Kürt ulusuna uygulanan katliam politikası sınırları aşmış durumdadır.

TC faşizmi, Ankara eylemini gerekçe göstererek Rojava’ya yönelik askeri saldırılarını artırdı. Esasen daha önce de gerek askeri işgal ve gerekse de günübirlik devam ettirilen saldırılar, gelinen aşamada doğrudan ve açıktan savunularak halkı ve onun temel yaşamsal ihtiyaçlarını hedefleyen saldırılara dönüşmüş durumdadır. Bölgede Kürt ulusuna tam bir soykırım dayatılmakta ve Rojava Devrimi zayıflatılmak istenmektir.

İsrail Siyonizmi’nin Filistinlilere ve Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarına tepki gösterenler, TC’nin Rojava’ya yönelik saldırıları söz konusu olduğunda “arazi olmakta”dırlar. Bu tutumu kimi çevreler anti-semitizmle açıklasalar da gerçekte var olan hakim ulus milliyetçiliği/ırkçılığıdır. Türk şovenizminin ilerici saflardaki etkisidir.

Siyonist İsrail rejiminin Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da “terörle mücadele” adı altında, Filistin halkına uyguladığı katliam saldırıları, TC tarafından aynı gerekçeyle Rojava’daki halka yönelik gerçekleştirilmektedir. Her iki rejimin bu katliam saldırılarına karşı ortak bir tepki geliştirmeyen, dahası birisini görüp diğerini ısrarla görmeyen yaklaşım, bırakalım devrimci olmayı tutarlı bir demokrat dahi olamaz.

Türkiye, Azerbaycan ve İsrail soykırım, işgal ve ilhak siyasetinde ortaktır. Birbirlerinden çok şey öğrenmekte ve birbirlerine her türlü yardımı yapmaktadırlar. Bu koşullar altında bu direnişlerinde birbirleriyle dayanışması ve dahası birbirlerinden öğrenmesi gerekmektedir.

Kürt, Filistin ve Ermeni uluslaranının işgale, ilhaka karşı mücadeleleri haklıdır ve meşrudur. Selam olsun ezilen mazlum halkların direnişine ve mücadelesine!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu